Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Çevre Ve Eğitim

Dünya, yaklaşık 5 milyar yıl önce sıcak gaz ve kozmik tozların soğuması ile oluşmuştur. Bu mavi gezegen evrende o kadar küçük bir noktadır ki, bunu hayal etmek bile zordur.

Evren dediğimiz sonsuz boşlukta yaşam olan tek gezegen Dünyadır. Çünkü Dünya, biyosfer (Canlı küre) denen ince bir hava, toprak ve su tabakası ile kaplıdır. Bu tabaka yerin yarıçapı ile karşılaştırılırsa bir futbol topunun üzerindeki boya kalınlığındadır. İşte, insanoğlu bu biyosfer denen alanda yaşar. Ama insanın 5 milyar yaşındaki Dünya tarihinde ortaya çıkışı yenidir (Dünya tarihini 30 güne sığdırırsak, insan, 30. günün sonuna doğru ortaya çıkmıştır).

İlk organizmalar kükürtle yaşarlardı.
Sonra bazıları Oksijen çıkarmaya başladılar.
Ve Dünya hava soluyanlara kaldı.
Bu bakterilerden bazıları bitkiye, bazıları hayvanlara dönüştüler.
Yani insanlar ortaya çıktığında Dünyada pek çok canlı nüfusu vardı.

İlk insanlar doğaya karşı çok terbiyeli idi. Bazı hayvanları, özellikle büyük memelileri tüketseler de, ormanları çayır yapsalar da doğada onarılmaz yaralar açmıyorlardı. Çünkü sayıları az ve yerleşik değillerdi. Durmadan yer değiştiriyorlardı. Kısaca ilk insanlar sıkı çevreciydiler. Ama bu durum günümüzden 10-12 bin yılına kadar böyle sürdü diyebiliriz.

10-12 bin yıl kadar önce insanlık yerleşik hayata, tarım kültürüne geçti. Köy hayatına başlangıçla çevre düzeni alt üst oldu.

Çevre düzeni, ister saksınızda, ister biyosferin tümünde olsun, belirli bir bölgedeki canlıları birbirine bağlayan karmaşık bağlardır. Bir değişirse, bu düzende diğeri de değişir. Çorap söküğü gibi...

ÇEVRE DÜZENİ İLKELERİ

İnsanlar tarım kültürüne geçtikten sonra çevreyi doğanın bir parçası olarak görmediler. Doğayı, kendi gereksinimlerini karşılayacak bir kaynaklar topluluğu olarak gördüler. Bu bakış açısı çevrenin tahribatına davetiye çıkardı.

Fakat asıl insanın çevre üzerindeki yıkımı 19 yy da sanayi devrimi ve onun etkileriyle olmuştur. Sanayi devriminin etkisiyle 1830’lara kadar 1milyar olan Dünya nüfusu 2000 yılına ulaştığında 6 milyarı bulmuş, üstelik bu 6 milyar insan eski çağlarla kıyaslanmayacak kadar doğal kaynakları tüketmeye başlamıştır. Çünkü sanayileşme gerçekleşen teknolojik gelişme de insanların refah düzeyini arttırmış bu da insanların doğal kaynakları hızla tüketmesine yol açmıştır. Üstelik dünyada bir çok toplum aynı gelişme ve sanayileşme düzeyinde değildir. Eğer tüm insanlar bir A.B.D vatandaşı kadar tüketse çevre sorunları bugün için baş edilemez bir duruma dönüşürdü. Sanayi devriminin çevre üzerindeki en büyük etkilerinden biri de şehirleşmeyi sağlamasıdır. Özellikle büyük endüstri bölgelerinde 10-30 milyona varan mega kentler çevre sorunlarının en fazla yaşandığı alanlar olmuştur.

Bu bilgiler 60.YIL ANADOLU LİSESİ öğrencileri olarak bizleri çevre konusunda bir Web sayfası hazırlama düşüncesini oluşturdu. Böylece düzenini bozduğumuz doğanın ilkelerini bizim gibi düşünen insanlarla paylaşmak, çevreye duyarlı onu sahiplenen yeni çevreci insanların da yanımızda yer sağlamasını amaçlayan bir Web sayfası çalışması yaptık.

Bu sayfayı hazırlarken de şu soruyu sorduk peki her kes çevreci olmak zorunda mı Evet...

Çünkü...

Çevreci Olmak Zorunda mıyız?

“Dünyada ve ülkemizde son yıllarda gereksiz bir akım ortaya çıktı. Bu akımı; insanlarımızı bekleyen yaşamsal sorunlarla başa çıkılamayan bir ülkede, bir kuş türü ya da bir beyaz balina için milyarlarca lira harcamayı göze alan mantık dışı bir akımdır.”

“Ülkemizin sanayileşmeye ve kalkınma hızını artırmaya en çok gereksinim duyduğu bir dönemde, çevrenin bozulmasını gerekçe göstererek ülke kalkınmasından ödün vermeyi savunanlar; ülkemize ve insanlarımıza ihanet etmektedirler.”

“Son yıllarda ortaya çıkan Çevrecilik; gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarını engellemek ve onlara çevreci ürünler yaftası altında yeni pazarlar açmak için ortaya atılmış bir tuzaktır. Bu akım, eko-emperyalizmin gölgesidir.”

Yukarıdaki düşünceleri, paylaşan insanlarımız yok değil. Belki de hepimizin kafasında, yukarıdaki düşüncelere az çok yakın şüpheler bulunuyor olabilir.

Çevreyi hafife alan, bunun da ötesinde yaşadıkları çevreye duyarlı olanları “vatan hainliği” ile bile suçlayabilen beyinlere birkaç hatırlatma yapabilmektir. Testiyi kırmadan gerekli önlemleri almayı başaramazsak, dövünmekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmayacak.

GLOBAL TEHDİT: ÇEVRE SORUNLARI

Dünyamızı top yekün tehdit eden bir sorunumuz var artık: Çevre Sorunları.

Çevre sorunları; içtiğimiz sudan soluduğumuz havaya, ısındığımız yakıttan içkimizdeki buza, tatillerimizi geçirdiğimiz denizlerden üzerinde yaşadığımız toprağa kadar her şeyi yakından ilgilendiriyor. Güneşle olan uyumlu ilişkimizi bozacak ozon deliği, topraklarımız su altında bırakacak Sera Etkisi, tarım alanlarımızı kurutacak çölleşme, denizlerimizi çöplüğe çevirecek ve sularımızı zehirleyecek kirlenme... Bütün bunların hepsi çevre sorunları.

Peki bu sorunlara duyarlı olmak zorunda mıyız?

Eğer dünyada;
-Her yıl yüz hayvan ve bitki türünün nesli tükeniyorsa,
-Her yıl sağlık koşullarının yetersizliği ve açlık yüzünden 13,5 milyon çocuk ölüyorsa,
-Dünya nüfusunun yarıdan çoğunun sağlıklı içme suyu bulamadığı 35 ülke bulunuyorsa
-Tropikal ormanlar yok olmakta ve çölleşme hızla yayılmaktaysa,
-Ozon deliği, gelecek nesilleri tehdit edecek bir noktaya gelmişse,
-Dünyanın biyolojik çeşitliliği tehlike altına girip ekolojik dengede onarılamaz zararlar ortaya
çıkmaya başlıyorsa,
-İklim değişikliğini doğuran nedenler, bir çok kara parçasını sular altında bırakarak artan nüfusun besin olanaklarını
tehdit ediyorsa,
Nasıl olur da çevreyi küçümseyebiliriz?

İKİ HAFTALIK BİR SÜREDE İÇERİSİNDE
-600’den çok bitki ve hayvan türünün nesli tükendi.
-200.000 hektarlık tarıma elverişli alan çöle dönüştü.
-500.000 hektardan çok tropikal orman yok oldu.
-Dünya nüfusu ise 3 milyondan fazla arttı.
Bütün bu gerçekler, çevreye duyarlı olmanın gereksiz bir fantezi olmadığını, hatta bir zorunluluk olduğunu gösteriyor.


TÜRKİYE’DE DURUM : ÇEVRE İSTATİKLERİ

Çevre açısından Türkiye’nin durumu ise dünyadaki durumdan farklı değil. Çevremiz karanlık bir tabloyla karşı karşıya.

Ülkemizde 9000’i aşkın bitki türü bulunmaktadır. Bunların 3000’e yakını endemik türde bitkilerden oluşuyor. Avrupa’da yetişen 1200 tür bitki olduğu dikkate alınırsa, 3000’e yakın endemik tür ile zengin biyo çeşitliliğe sahip bir ülkeyiz. Ne var ki, başta yumrulu bitkiler olmak üzere bilinçsiz tüketim nedeniyle bir çok bitki türünün nesli tükenme sürecinde.

Bitki örtümüzle ilgili ciddi bir sorunu da ormanlarımızın içinde bulunduğu durum oluşturuyor. Ülke yüzeyimizin %12’sinden daha azı verimli ormanlardır. Bu oran Finlandiya’da %65, İsveç’te %60 dolayındadır. Verimli ormanlarımızın azlığına karşın, ormanlarımızı bilinçsizce tüketmeye devam ediyoruz.

1937’den sonra çıkan 43.00’den fazla orman yangınında 1,3 milyon hektarlık orman alanımız yanmıştır. 1950’den günümüze kadar 3 milyon hektarlık ormanımız yok olmuştur. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi,her yıl 13 milyon metreküpe eşit oranda kaçak ağaç kesmeye devam ediyoruz.

Toprağımızı,bilinçsiz ve yanlış kullanım ile tahrip ediyoruz. 27.7 milyon hektar olan toplam tarım topraklarımızın 19.7 hektarlık kısmı,yani % 70’den fazlası erozyon tehditi altındadır.

Her yıl 500 milyon ton toprağımız denizlere taşınıyor. Bu ise 100-200 bin hektar tarımsal alana eşit bir toprak kaybıdır. Bu oran,Avrupa’dakinin yaklaşık olarak 20 katını bulmaktadır.

Erozyon sonucu denizlere taşınan toprak miktarımız 500 milyon ton Avrupa,Afrika ve Avustralya’da erozyonla denizlere taşınan toplam oranı ise 600 milyon tonu bulmamaktadır.

Son beş yılda heyelan ve taşkınlarda 400’e yakın can kaybımız olmuştur.

1990’lı yıllarda yerleşim alanlarının kapladığı yer,1 milyon hektarı aşarak 1,5 milyon hektara ulaşacaktır. Bu toprakların 1/3’ü ise 1. ve 4. sınıf tarım toprağıdır.

20 bin hektara yaklaşan sanayi bölgeleri ve sanayi sitelerinin kapladığı alanın % 60’ından fazlası verimli topraklardan oluşmuştur.

Kişi başına düşen tarım alanı payı,1970’den 1980’lere geldiğimizde 1/3 dolayında azalmıştır.

Denizlerimiz ve tatlı su kaynaklarımızın büyük bir kısmı kirlenmiş durumdadır. Sahil şeritlerimizde kanalizasyonlar doğrudan denize akmakta,göllerimiz kurumakta,ırmaklarımız çöplüklere dönüşmektedir.

16 birinci ve 16 ikinci sınıf sulak alanımız bulunmaktadır. Ramsar Sözleşmesi kapsamına giren 61 sulak alanımızın % 90’ı koruma kapsamı dışında bulunmaktadır.

Özellikle kış aylarında İstanbul,Diyarbakır,Bursa,Ankara,Eskişehir,Malatya,Kocaeli gibi kent merkezlerimizde yoğun hava kirliliği ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizde toplam imalat sanayi işyerlerinin yarısı Marmara bölgesinde ve bu bölgenin içindekilerin de % 75’i İstanbul’da yoğunlaşmıştır. Ülkemizde çevre kirliliği yaratan 366 işyerinden % 43’ünü oluşturan 150’den çoğu İstanbul’dadır.

Türkiye’de en çok çevre kirliliği yaratan sektörler 495 işyeri ile tekstil,237 işyeri ile demir çelik,95 işyeri ile kağıt,65 işyeri ile çimento ve 48 işyeri ile deri sektörüdür.

Ülkemiz çevre açısından olumsuz bir tabloya sahip. Bu olumsuz tabloyu görmek zorundayız. Keşke gözlerimizi kapayarak sorunların üstesinden gelebilseydik.

Bu sorunları sorumluluğun kime ait olduğunu tartışmak da anlamlı değildir. Yıllar yılı yığılmış sorunlarla karşı karşıyayız. Bu sorunları görerek cesaretle üzerlerine gitmek zorundayız. Bunu ülkemize,insanımıza ve gelecek nesillere karşı ciddi bir sorumluluğumuz olarak görüyoruz.

Kısaca,Türkiye’de de çevreci olunabilir,olmak zorundayız da. Bilgi sahibi olmadan fikir ve eylem sahibi olunamayacağından Çevre Eğitiminin önemi büyüktür.

ÇEVRE EĞİTİMİNİN AMACI

Çevre eğitiminin amacı; kuşları, bitkileri ve hayvanları tanımak, yitip giden doğal ve tarihsel güzelliklerimizin ardından ağıtlar yakmak olmamalıdır.

Çevre eğitiminin amacının çevreyi tanıtmakla sınırlı kalmaması gerekmektedir. Çevreyi tanıtmak, çevre eğitimi için sadece bir araç olabilir.

Çevre eğitiminin amacı; çevre sorunlarının ortaya çıkışını önleyen ve bozulan çevreyi tedavi eden bir bireysel sorumluluğu aşılayan, çevre duyarlılığını geliştiren, daha iyi bir çevrede yaşamak için tüm kalıpları sorgulayan bir bireyin ve toplumun yaratılmasıdır.

Bu eğitimin, çoğulcu ve demokratik bir yapı içinde,sürekli bir barış ortamında verimli olacağı açıktır. Bu nedenle çevre eğitimi, demokrasi ve barış temaları ile ayrılmaz bir biçimde bağlıdır.

Çevre eğitiminin, bireyler açısından dinamik bir niteliğe sahip olması gereklidir. Daha açık bir ifade ile çevre eğitimi, bilgilendirici olmakla kalmayıp, bireyi karar alma süreçlerine katmayı ilke edinmelidir.

NEDEN ÇEVRE EĞİTİMİ?

Çevre eğitimi olmaksızın yaşanacak çevresel krizi atlatma olanağımız yok mudur.

Elbette yoktur. Bu soruya verdiğimiz yanıtı açmaya çalışalım.

Çevre sorunlarının oluşumunda ve önlenmesinde hem devletin, hem de bireylerin ortak rolleri olduğu açıktır. Çevre konusunda devlete olduğu kadar, bireylere de görev ve sorumluluklar düşmektedir. Bu sorumluluklar ve görevlerin yerine getirilebilmesi için eğitim gerekli ve zorunludur.

Çevre eğitimini, yalnızca bilgilendirici olma niteliği ile sınırlandırmak yanıltıcı olur. Çevre sorunlarını ortaya çıkaran ekonomik, toplumsal ve kültürel nedenlerinin anlaşılabilmesi ve ortadan kaldırılabilmesi için de eğitimin gerekliliği tartışılamaz.

Bunların yanında, çevre hakkımızın gerçekleşebilmesi ya da çevre konusunda ödevlerimizi yerine getirebilmemiz için çevremizle ilgili bilgilendirilme hakkımız olmalıdır. Bu durumda, çevre eğitimini de bir hak durumuna getirmiş oluyoruz.

Bireylerin ve toplumun tüketim alışkanlıkları ve kültürü ile çevre sorunları arasında yakın bir ilişki vardır. Bu alışkanlıkların neden değiştirilebilmesi için eğitimden yararlanmak zorundayız. Bunu ise geniş kapsamlı ve cesur bir eğitim politikası ile başarabiliriz.

Bütün bunlar, çevre eğitiminin gerekliliği için yeterli değildir.

NASIL BİR ÇEVRE EĞİTİMİ

Çevre eğitimi ile üç temel amaç gerçekleştirilmeye çalışılmalıdır:

  1. Bireyin ve toplumun çevre duyarlılığını gerçekleştirmek
  2. Çevre sorunlarının çözümü konusundaki yönetsel ve diğer süreçleri tanıtmak ve işletilmesi için bireyleri bilinçlendirmek ve teşvik etmek
  3. Çevre sorunlarının önlenmesi için bilimsel-teknolojik gelişmelerden yararlanmak ve uzmanlaşma sağlamak.

Devletin yanında, gönüllü kuruluşların da çevre eğitimine yönelik etkinlikleri desteklenmelidir.

SONUÇ

Çevre eğitimi;